Kılıçdaroğlu: Toplumun tüm kesimleriyle barışma ve demokrasi için buluşturma çabası yanlışsa, bu yanlışın en büyüğünü ben yaptım

T24 ANKARA

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı ve Millet İttifakı’nın 14 Mayıs seçimlerindeki Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu, “Toplumun tüm kesimleriyle barışma ve demokrasi için buluşturma çabası yanlışsa, bu yanlışın en büyüğünü ben yaptım” dedi.

CHP Genel Merkezi’nde T24’ün sorularını yanıtlayan Kılıçdaroğlu, toplumun büyük bir bölümünü seçimi kazanacakları yönünde ikna etmelerini bir “başarı” olarak nitelendirirken, sonuçların beklenen yönde gelmemesinin muhalif seçmende “derin bir travma yarattığını” söyledi.

Bu travmanın 2024 yerel seçimlerinde sandığa yansımayacağını düşündüğünü ifade eden CHP Genel Başkanı, “Elbette hayal kırıklığı içinde veya beklentilerin gerçekleşmemesi nedeniyle bu tür söylemler oluyor. Yazılıyor, çiziliyor, sosyal medyada da söyleniyor. Ben sonuçta bu ülke insanının sağduyulu davranacağını düşünüyorum” dedi ve “Bizim kitabımızda umutsuzluğa yer yok” diye devam etti.

Kılıçdaroğlu, 2024 yerel seçimlerinde İyi Parti’nin CHP adaylarını desteklemediği ve HDP’nin kendi adaylarını çıkardığı senaryoda CHP’nin İstanbul ve Ankara’yı kaybetme olasılığı sorulduğunda ise, “Niye kaybedelim? Belediye başkanlarımız başarılı” yanıtını verdi ve partisinin daha fazla belediye kazanacağını öngördü. 

Kılıçdaroğlu, İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in  “Bu parti seçime girebilsin diye CHP’den 15 vekil istedik. Hayatımın en büyük pişmanlığıdır” ifadeleriyle ilgili olarak da, “Ben o tür tartışmalara girmek istemem, kendi açımdan doğru da bulmam. Şuna inanırım, biz bir parti mücadelesi değil, bir demokrasi mücadelesi veriyoruz…” dedi. 

Medya ve Türk aydınlarının Millet İttifakı’nın seçim süreçlerindeki kazanımlarını yeterince dile getirmediği görüşünde olduğunu belirten Kılıçdaroğlu, CHP’deki değişim tartışmaları ile ilgili olarak da, ”Değişimin içinde yaşayanlar bazen değişimi fark etmeyebilirler” yorumunda bulundu.

Kılıçdaroğlu, 14 Mayıs seçimlerinden sonra Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın aralarında yapıldığını belirttiği protokol ile ilgili olarak da “Herhangi bir protokolde yer almayacak tek şey MİT Başkanlığıdır” dedi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun T24’ün sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

‘Sonuçlar bizi tatmin etmedi,
ama oyu düşen parti AK Parti, tartışılan parti CHP oldu’

– Siz 14-28 Mayıs seçimlerini bir ‘yenilgi’ olarak nitelendirmezken ittifak ortağınız Meral Akşener, ‘’Lamı cimi yok, yenildik’’ dedi. İşin açıkçası CHP’de seçim sonuçlarının değerlendirmesi genel başkan tartışmalarının gölgesinde kaldı. Bu seçimin muhasebesini nasıl yapıyorsunuz?

İki seçimi birden yaşadık. Hem milletvekilliği hem de cumhurbaşkanlığı seçimi… Milletvekilliği seçimleri penceresinden sonuçlara baktığımızda oylarımızın arttığını görüyoruz. Uzun yıllardır milletvekili çıkaramadığımız bazı illerden (Rize – Kars – Düzce – Diyarbakır – Karabük – Erzincan gibi) milletvekili çıkardık.  Bu bağlamda milletvekilliği seçim sonuçlarını en azından ilk kez milletvekili çıkardığımız iller için bir kazanım olarak gördük.  Ayrıca deprem bölgesinde bizim oylarımız arttı. Bu sonuçlar sizi tatmin etti mi diye soracak olursanız, elbette ki hayır. Ama her halükarda oyu düşen parti AK Parti, ama tartışılan parti CHP oldu. Bizim oyumuz yükseldi, ama buna rağmen beklediğimiz sonucu alamadık. Beklediğimiz sonucu alabilseydik tartışmalar farklı yöne evrilecekti. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine gelince, Millet İttifakı olarak kazanacağımıza inanıyorduk. Sadece biz değil, Saray ve çevresi de kaybedeceğini ilk kez düşünmeye ve yazmaya başlamıştı. O kadar ki Cumhur İttifakı kazanmak için ahlaki meşruiyetin dışına çıktı ve sahte videolar ve yalanlarla iktidarını korumaya çalıştı. Ben sonuçların sağlıklı ve verilere dayalı bir analizinin bizim entelektüel camia tarafından da yeterince ele alındığını ve değerlendirildiğini düşünmüyorum. Bütün verileri ele alıp, o çerçevede bir değerlendirme yapılabilseydi bence çok daha iyi olurdu. Kişisel baza indirgeyip; ‘Kazandı veya kazanmadı’, ‘yenildi’ veya ‘yenilmedi’ şeklindeki bir tartışmayı sürdürmeyi çok doğru bulmuyorum… Kuşkusuz bunları ‘tartışılmasın’ anlamında söylemiyorum. Ama tartışmaların veriye dayalı yapılması bizim de eksikliklerimizi görme olanağı sağlar. Ayrıca bu söylemlerim, bizim araştırma yapmadığımız şeklinde de yorumlanması Biz de dersimize olabildiğince çalıştık ve çalışmaya da devam ediyoruz. 

– Milletvekili seçimlerinde uzun süre sonra CHP’nin milletvekili çıkardığı iller olsa da cumhurbaşkanlığı seçimi kaybedildi. Sizce seçim sürecinde ne yanlış gitti, ne farklı yapılabilirdi? 

Bu sorunuzu ben isterdim ki entelektüel dünya tartışsın; nerede eksiğimiz, yanlışımız oldu tartışılsın… Bunlar olmadı, doğrudan doğruya bir kişi hedef alınarak onun üzerinden bir linç girişimine başlanıldı. Yanlış olan buydu zaten. Şunu bir kere kabul edelim; toplumun tüm kesimleriyle barışma yönünde gösterilen çaba yanlış mıydı doğru muydu? Bunun tartışılması lazımdı. Eğer toplumun tüm kesimleriyle; başı açık, başı kapalı, inanç, kimlik, yaşam tarzı itibariyle farklılıkları saygıyla karşılayıp, ama onları demokrasi kapsamında bir araya getirmek yanlış mıydı doğru muydu? Yanlışsa, bu yanlışın en büyüğünü ben yaptım. Doğruysa, e o zaman eleştiri olsa bile bunun hakkının bir toplu iğne ucu kadar bile olsa teslim edilmesi gerekmiyor muydu? Bu bile yapılmadı. Kuşkusuz eksikliklerimiz de olmuştur, yanlışlarımız da olmuştur. 

‘Seçimin ahlaki meşruiyetini kimse tartışmadı’

– Toplumdaki kutuplaşmadan rahatsızlığınızı sıkça dile getirdiniz ve bunu aşmayı hedeflediğinizi vurguladınız. Bu konuda ne kadar ilerleme kaydedebildiğinizi düşünüyorsunuz? Sizce bunun için doğru enstrümanlar kullanıldı mı?

Eğer 25 milyonu aşkın kişi demokrasi yönünde oy kullanmışsa, kutuplaşmaya karşı oy kullanmışsa, beraber ve birlikte olmaktan yana oy kullanmışsa, güçlendirilmiş parlamenter sistemden yana oy kullanmışsa, bunu başarısızlık olarak görmek doğru değil. Yani bu ülkede neredeyse her iki kişiden biri size destek verdi, oyunu demokrasiden yana kullandı. Bizim rakibimiz sadece Erdoğan değil, Erdoğan devletiyle rekabet ettik biz. Düşünün; bütün bakanlar, altlarında makam araçları ve devletin bütün olanaklarıyla alandalardı. Para, su gibi dağıtıldı… Bütün bunların hepsi, hepimizin gözleri önünde oldu. Gazetecisi de sade yurttaşı da bunun tanığıydı zaten. 

Yalanlar; mesela ben, kazanan Erdoğan’ın ahlaki meşruiyetinin – yani varolan seçimin ahlaki meşruiyetinin de tartışılmasını istedim. Kimse tartışmadı. Bir insan yalan söyleyerek Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturuyorsa, bunun ahlaki meşruiyetini benden önce bu ülkenin saygın medyasının tartılması gerekirdi. Ama bu hemen hemen hiç yapılmadı, sorgulanmadı…

‘Yeni Şafak, 3 değil 5 milyon lira harcadık dedi;
bu paraları kamu bankalarının verdikleri ilanlardan mı sağladılar?’

– Peki, sizce neden sorgulanmadı? 

Ben de onu merak ediyorum; neden sorgulanmadı? Hangi gerekçe ile sorgulanmadı? Birilerinin bunu sorgulaması gerekmiyor muydu? Sahte videolar… Haydi diyelim siyasetçi bunu yaptı, daha acı olanı Yeni Şafak gazetesinin doğrudan doğruya Erdoğan’dan yana tavır alıp, benimle ilgili sahte videolar üreterek, bunu Facebook hesaplarında paylaşmasıydı. Biz ‘3 milyon lira para harcadı’ dediğimizde Yeni Şafak gazetesi ‘Biz 3 milyon değil, 5 milyon para harcadık’ dedi. Bu bile sorgulanmadı. Bu paraları kamu bankalarının verdikleri ilanlardan mı sağladılar? Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyenler, haram sofralarından beslenenler bu millete “din iman” satıyorlar… Devlette çürüme başlayınca, çürümenin birçok alana sirayet ettiğini görüyoruz. Çürümenin devletle birlikte sivil toplumu da etkilediğini görüyoruz. Yeni Şafak gazetesine hangi gazete dernekleri tepki gösterdi gerçekten merak ediyorum… 

– Medya tartışmaları seçim sürecinde de devamında da birçok farklı başlıkla sürdü. En çok tartışılan başlıklardan biri de ‘Beşli Çete’ diye nitelendirdiğiniz holdinglere çalışan gazeteciler olduğunu söylemenizdi. Bu isimleri açıklayacak mısınız?

Hayır, onlar kendilerini gayet iyi biliyorlar… Aslında medya dünyası da bunu çok iyi biliyor. Bu ülkede saygın gazeteciler var. Bana yönelik eleştiri cephesini büyütmek için bazı saygın gazetecileri de benim eleştirilerime muhatap etmek istediler. Ben onları aradım ve onlarla ilgili hiçbir kuşkumuz olmadığını kendilerine ifade ettim. Kalemini, inandığı dünya görüşü doğrultusunda, etik değerler çerçevesinde kullanan, bana da yönelik eleştiri yapan herkese saygım var. Gerçek anlamda gazetecilik yapan herkesin bunu bilmesini isterim. 

‘Euro ve Doları bu ülkenin millî parası haline dönüştüren
iktidarı eleştirirken sol değerlerimizden koptuk mu?’

– 14-28 Mayıs seçimleri geride kalsa da, hızla bir yerel seçim sürecine doğru ilerliyoruz. CHP’nin sosyal demokrat çizgisinden uzaklaşıp sağa kaydığı eleştirileri var. Bu yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cumhuriyet Halk Partisi, sosyal demokrat bir partidir. Biz, taksi şoförleriyle toplantı yaparken sosyal demokrat çizgimizden koptuk mu? TIR şoförleriyle toplantı yaparken sosyal demokrat çizgimizden koptuk mu? İşsizlerle toplantı yaparken sol değerlerimizden koptuk mu? Çiftçilerle toplantı yaparken sol değerlerimizden koptuk mu? Demokrasi askıya alınırken, Beşli Çete’lere olağanüstü olanaklar sağlanırken bunu eleştiren biziz. Allah aşkına söyleyin Beşli Çete kavramını bu ülkenin gündemine sokan kim? Hangi parti?  Türk Lirası’nı yerle bir edip, Euro ve Doları bu ülkenin millî parası haline dönüştüren iktidarı eleştirirken sol değerlerimizden koptuk mu? Nereden koptuk biz? Biz gelir dağılımının eşitlenmesi gerektiğini, 85 milyonun bir avuç kişiye hizmet eder hale getirildiğini, devletin bütün kaynaklarının bir gruba- ki biz bunlara Beşli Çete diyoruz- aktarıldığını söylediğimizde biz inandığımız değerlerden koptuk mu? 

Benim değerlerimle, bu bağlamda beni eleştirenlerin değerleri arasında çok fark var. “Bu bağlamda” dediğimi de beni eleştirenlerin unutmamasını dilerim…

– Buradan yola çıkarak Ortak Politikalar Mutabakat Metni’yle ilgili bir soru sormak istiyorum. ‘CHP’nin sağa kaydığı’ eleştirilerinin tek kaynağı bu metin değildi, ancak Ortak Politikalar Mutabakat Metni’nin ekonomik bölümü çok neo-liberal bulundu. Sizin neo-liberalizmle ilgili çok sert eleştirileriniz de oldu…

Biz altı lider bir aradayız. Altı lideri bir araya getiren demokrasi özlemi. Bu dünya siyasi tarihinde bir ilk… Bunu da ben dile getireyim. Bu çalışmanın, emeğin hakkı bugün teslim edilmiyor olsa bile, ilerleyen süreçte bunun Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihindeki yeri siyaset bilimciler tarafından değerlendirilecektir. Farklı dünya görüşüne sahip olup demokrasi için, Türkiye’yi barıştırmak için, parlamentonun vesayetten kurtulması için bir araya geliyorsak, açıkça ifade etmek gerekirse Türkiye’yi tek adama teslim etmek istemiyorsak bu çabanın  çok değerli olduğunu düşünüyorum. Biz altı lider olarak bunu yaptık. Onlar da altı kişiydi, bir metin ortaya koydular mı? Hayır. Ama hiç ‘Niye bir metin ortaya koymadınız, siz ne yapacaksınız?’ diye dahi sorulmadı, sorgulanmadı…  Ama bazı çevreler bizim için her toplantıdan sonra dedi. Biz bu ülkede ilk kez altı liderin, altı partinin altına imza attığı enerjiden tarıma, sağlıktan dış politikaya her şeyin ele alındığı, ne yapacağımızı anlatan bir ortak mutabakat metni sunduk. Bir kalkınma planı yazdık biz aslında. Gelir dağılımını eşitlemeden yana yaptık bunu biz. Sosyal kimliklerin korunması gerektiğini, hiçbir sosyal kimliğin ezilmemesi gerektiğini, bu ülkede yoksulluğun bitmesi gerektiğini yazdık. Ama bizim Ortak Politikalar Mutabakat Metni’nin de yeteri kadar okunduğunu, tartışıldığını düşünmüyorum. Keşke okunsaydı, keşke eleştirel gözle tartışılsaydı… Biz bunu da çok isterdik. Biz yaptığımız şeyin son derece mükemmel ve eleştirilemez olduğunu iddia etmedik hiçbir zaman. Bu ortaya koyduğumuz metin, güzel bir metin, üzerinde mutabakat sağladığımız bir metin, ama eleştirilmeyecek bir metin değil. Elbette ki farklı gözler bakabilir, eleştirebilir. Elbette eksiğimiz olabilir. Biz hiç eksiğimiz yoktur diye bir iddiada da bulunmadık. Sonuçta hepimiz insanız; birimizin eksiği olabilir, ikimizin eksiği olabilir, üzerinde uzlaşamadığımız konular olabilir, ama ortaya bir metin koyduk biz. 

‘Aslolan, her partinin bağımsız seçimlere girmesidir.
Ancak Türkiye’nin koşulları dikkate alındığında yeri geldiğinde ittifaklar yapılabiliyor’

– Millet İttifakı’nı demokrasi özlemi ve belli değerlerin bir araya getirdiğini söylüyorsunuz. Bunun 14-28 Mayıs’tan sonra devam edeceğini düşünüyor musunuz? Mesela Devlet Bahçeli, Meral Akşener’e tekrar ‘yuvaya dönme’ çağrısının bir benzerini yaptı… Bunlar bize Millet İttifakı’nın geleceğiyle ilgili ne anlatıyor?

İttifak seçim süreçlerinde oluyor, şu anda da bir seçim süreci yok zaten. Dolayısıyla da bir ittifak da söz konusu değil. Zaman zaman partiler kendi görüşlerini aktarıyorlar. Aslolan, her partinin bağımsız seçimlere girmesidir. Ancak Türkiye’nin koşulları dikkate alındığında yeri geldiğinde ittifaklar yapılabiliyor. Bu yerel seçimlerde de yapılabiliyor, cumhurbaşkanlığı seçiminde de. Koşullar değişince, siyaset tabii ki o değişen koşullara ayak uydurmak zorundadır. 

‘İstanbul ve Ankara’yı niye kaybedelim?
Belediye başkanlarımız başarılı’

– Dediğiniz gibi günümüz siyasetinde ittifaklar bir mecburiyet haline geldi. Önümüzde yerel seçimler var.  Yerel seçimlerde HDP’nin bazı bölgelerde aday çıkardığı ve CHP’nin İyi Parti ile ittifak kuramadığı senaryoda ciddi şekilde İstanbul ve Ankara’yı kaybetme ihtimaliniz ortaya çıkıyor. CHP, 2019’a benzer bir strateji mi izlemeli?

Niye kaybedelim? Belediye başkanlarımız başarılı. Sonunda başarıyı gören kim? Ankara’dakini ben görüyorum, İstanbul’dakini İstanbullu görüyor, Adana’dakini Adanalı, Mersin’dekini Mersinli görüyor. Dolayısıyla belediye başkanlarımız başarılı, görevlerini yapıyorlar. Biz, ayrıca yeni büyükşehir belediyeleri ve çok sayıda belediye başkanlığını da alacağız, yani kazanacağız. Ayrıca biz CHP Genel Merkezi olarak, belediyelerimizin çalışmalarını yakından izliyor ve gelen raporları değerlendiriyoruz… 

– 14-28 Mayıs seçimlerinin kampanya sürecinde bazı uzmanlar, CHP’yi dijital kampanyada çok başarılı olmamakla eleştirdi. CHP, dışarıdan bakıldığında türbülanslı bir dönem geçiriyor. Yerel seçimler yaklaşırken CHP nasıl bir kampanya izlemeli? 

O konuda görevli Genel Başkan Yardımcımız var, Sayın Ahmet Akın. O, değişik kesimlerle şu anda çalışıyor. Bunların içinde akademik dünyadan olanlar da var, bu işlerle ilgilenen profesyoneller de. Onlarla görüşmeler yapılıyor. Sanıyorum bir ay içinde her şey netleşecek.

‘Parti mücadelesi değil,
bir demokrasi mücadelesi veriyoruz…’

– Meral Hanım İyi Parti Kurultayı’nda “Bu parti seçime girebilsin diye CHP’den 15 vekil istedik. Hayatımın en büyük pişmanlığıdır” ifadelerini kullandı. Bu sözleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben o tür tartışmalara girmek istemem, kendi açımdan doğru da bulmam. Şuna inanırım, biz bir parti mücadelesi değil, bir demokrasi mücadelesi veriyoruz… 

‘Saray ve şürekasını bile kazanacağımız yönünde ikna etmemiz, bizim çabamızın başarılı olduğunu gösterir’

– CHP’nin tabanıyla arasında bir kopukluk oluştuğu hakkında tartışmalar da var. İnsanların sandığa gitmeyeceğini söylediğini duyuyoruz. CHP’nin Genel Başkanı olarak böyle bir kopukluk görüyor musunuz, nasıl gidermeyi planlıyorsunuz?

Şöyle ifade edeyim; bizim, toplumun büyük bir kesimini ve hatta Saray ve şürekasını bile kazanacağımız yönünde ikna etmemiz, bizim çabamızın başarılı olduğunu gösterir. Ancak beklediğimiz sonucu alamadık, yani kazanamadık; bu da hayatın bir başka gerçeği. Dolayısıyla beklentinin gerçekleşmemesinin yarattığı derin bir travma oldu. Biz bunun da farkındayız. Bu sadece bizim tabanımızla sınırlı değil, sonuç CHP’li olmayan çiftçisinden sanayicisine kadar hemen hemen her alanda demokrasiden yana oy kullanan insanların beklentisinin gerçekleşmediği anlamına geliyor. Ama bu bir mücadelenin tümüyle yok olduğu anlamına da gelmez. Hayat bir mücadeledir. İnsanlık tarihi bir mücadele tarihidir, bir hak arama tarihidir. Biz demokrasi beklentilerimizi gerçekleştirmek için hakkımızı arayacağız. Bunu kişiye indirgemek de yanlış. Bu bir kişinin değil, toplumun sorunudur. Evrensel bir sorundur aynı zamanda. Dolayısıyla siz kendi ülkenize demokrasiyi getirmek için gerekli çabayı göstermek zorundasınız. Bu aynı zamanda tarihin bize yüklediği bir sorumluluktur.  Elbette derin bir üzüntü var. Ben de bunun farkındayım. Ama bu üzüntünün kalıcı olması doğru değil. Burada görev kime düşüyor? Bize düştüğü kadar bu ülkenin aydınlarına da görev düşüyor, ‘Ayağa kalkın’ denilmesi lazım. Ama her gün yazılıp çizilenler sanki biraz umutsuzluğu besleyen bir atmosfer yaratıyor. Niye umutsuzluğu besliyoruz umudu beslemek varken? 25 buçuk milyon insan demokrasiden yana oy kullanmış. Bu küçük bir rakam mı? 25 milyon insan en azından ‘bir adım attık, önemli bir noktaya geldik, ama ikinci üçüncü adımlarda biz demokrasiden yana sonuç alacağız’ demeli, demeliyiz. Alacağız da zaten.

Sandığa gidip gitmeme konusuna gelince: Elbette hayal kırıklığı içinde veya beklentilerin gerçekleşmemesi nedeniyle bu tür söylemler oluyor. Yazılıyor, çiziliyor, sosyal medyada da söyleniyor. Ben sonuçta bu ülke insanının sağduyulu davranacağını düşünüyorum. İnsanların şunu görmesi lazım: Sahte videolarla iktidar olan bir yapıya karşı biz geri adım atıp, otoriter yapıya teslim mi olacağız, yoksa mücadelemize devam mı edeceğiz? Bu ülkenin milli kurtuluş savaşı sonrası inşa edildiğini bizler çok iyi biliyoruz. Dolayısıyla demokrasi mücadelemiz de aynı anlayışla devam edecek. Bizim kitabımızda umutsuzluğa yer yok…  

Türkiye’nin umutsuzluk girdabından çıkması gerek. Aydınların da toplumun da her kesimin de buradan çıkması lazım. Bakın, deprem bölgesi sessiz kaldı. Bir anlamda sahipsiz kaldı deprem bölgesi. Verilen vaatler ne oldu? Asıl zamlar, belediye seçimlerinden sonra gelecek. Bütün bunlar bizim gündemimizde, milletvekili arkadaşlarımız çalışıyor… Örgütlerimiz kurultay nedeniyle biraz içine kapandı ama gençlik kollarımız, kadın kollarımız alanda ve çalışıyor…

‘128 milyar dolar Mehmet Şimşek’e sorulmuyor’

Keşke bizim söylediğimiz kadar bu ülkenin saygın insanları bazı şeyleri söylese. Mehmet Şimşek atandığında, Merkez Bankası Başkanı atandığında, ‘Artık arka kapıdan dolar satmayacağız’ sözü verildi. Peki verilen söze karşın, niçin şimdi arka kapıdan döviz satmaya başladılar? Şeffaflık diyorlardı, eğer kendilerine güvenilecekse neden bunun gereği olarak 128 milyar doların kimlere hangi koşullarda satıldığını niye açıklamıyorlar? Bu yeterince sorgulanmıyor mesela. Yazılmıyor, çizilmiyor, Mehmet Şimşek’e sorulmuyor. Sorulması lazım. Erdem diyorsun, şeffaflık diyorsun, dürüstlük diyorsun, kararlar kamuoyuna açıklanacak diyorsun. İyi de 128 milyar dolar nerede? Kime satıldı? Bilmiyoruz. 

‘Değişimin içinde yaşayanlar bazen değişimi fark etmeyebilirler’

– Umutsuzluk olduğu konusunda gözleminize katılıyorum. Medyada da sokakta da umutsuzluk var, ve evet umutsuzluk umutsuzluğu besliyor. Fakat burada CHP’nin içindeki değişim tartışmasının herkes tarafından farklı yorumlanıyor olması da buna katkı sağlıyor olabilir mi? Değişim, farklı ağızlar tarafından farklı şekilde dile getiriliyor…

Bir dönem Erdoğan derdi ki, ‘CHP, Sivas’ın doğusuna gidemez’. Şimdi sormak lazım, CHP Sivas’ın doğusuna gidiyor mu gitmiyor mu? Bir dönem başörtülü kızlar bize düşman gibi bakardı, biz de onlara düşman gibi bakardı. Şimdi başörtülü kızlar CHP’ye oy veriyor. Değişimin içinde yaşayanlar bazen değişimi fark etmeyebilirler. 

– CHP Genel Başkanlığını 2010’dan bu yana yürütüyorsunuz. Türkiye tarihinin çok kritik bir bölümüne, tarihsel önemi çok yüksek bir makamda tanıklık ettiniz. Bu 13 yılda sizin gözünüzde eksik olanlar ne oldu? Beklentilerinizi neler karşılamadı?

Bir kişi tarafından devletin ele geçirilmesi ve devlette liyakat sisteminin tümüyle yok edilmesi yaşadığım en dramatik tablodur. Bunu gittiğim her yerde de zaten ifade ediyorum. Yani rüşvetçiden büyükelçinin atandığı bir ülkede siz ne bekleyeceksiniz Saray’dan? Bunların yüzünden yolsuzluk meşrulaştı.. Yolsuzluğun meşrulaşması, çalanın devlet katında itibar görmesi zaten etik değerlerimizde de bir törpülenmeye yol açtı. Dolayısıyla ahlaki değerlerde çürüme başlamışsa, devlet yönetiminde çürüme başlamışsa, yolsuzluk yapanlar el üstünde tutulmaya başlanmışsa demek ki farklı bir Türkiye gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Bu şunu da gösterir: O yolsuzluk yapanlar, milyar dolar sahibi olanlar, iktidarlarını korumak için her türlü yasa dışı işlemi rahatlıkla yapabilirler. Her türlü yalanı ve iftirayı rahatlıkla atabilirler.  Bizim mücadelemiz, sıradan demokrasisi gelişmiş bir ülkedeki mücadele gibi değil. Onun ötesinde bir mücadele. Eğer bize ‘Sandıkları koruyor musunuz?’ şeklinde bir soru soruluyorsa, bu aslında sandıklardan iktidar sahiplerinin oy çaldığı konusundaki algının ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Evet çalıyorlar. Sadece oy çalmıyorlar ki, para da çalıyorlar. Bu ülkenin ahlakını çaldılar, inancını çaldılar, liyakatini çaldılar…  Üstelik bunu ben söylemiyorum, gelişmiş ülkelerin devlet başkanı söylüyor. ‘Senin mal varlığını açıklarsam’ diye tehdit ediyor. Acı olanı ise tüm bunlara din-imanla kılıf bulmaya çalışmaları, halkın inançlarını sömürmeleri. Devleti yöneten bir kişi dinle imanla yola çıkıp, vurgun vurup, kendisini, ailesini ve yakın çevresini  zenginleştiriyorsa; bunun topluma çok iyi anlatılması gerekiyor. Sadece benim değil, siyasetçi dışındaki çevrelerin çok iyi anlatması lazım. Siyasetçiler anlattığında, ‘Ya bunlar siyasetçidir, söyler’ şeklinde bir algı ile beklediğimizi alamayabiliyoruz. Bu ülkenin aydınlarının, bu ülkenin saygıdeğer insanlarının, sanatçılarının bir şekliyle bunu anlatması lazım.

– O zaman sizin güvenli liman söyleminizden şunu mu anlamak lazım: Türkiye’ hem siyasetiyle, hem aydınlarıyla bir olarak demokrasiye ulaştığında mı Türkiye ve CHP güvenli limana varmış olur?

Şu anda da zaten CHP güvenli bir limandır. CHP, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çimentosudur aslında. Aydınlanmanın, kadın-erkek eşitliğinin, düşünce özgürlüğünü savunmanın, devrimciliğin kaynağı burasıdır. Gelir dağılımının dengeli olması için çaba gösteren burasıdır, eğitim sisteminin çağdaşlaşması yönünde çaba harcayan yer burasıdır. Bizim partinin arşivinde her konuda hazırlanmış binlerce rapor var. 

Bana kimse, ‘Efendim, CHP Türkiye’nin gerçeklerine veya sorunlarına yeterince ilgi göstermiyor’ diyemez. Hayır efendim. Türkiye’nin belki de hiç tanımlanmamış birçok sorununu ilk kez gündeme getiren, toplum önüne sunan bir partiyiz biz. Türkiye coğrafyasında yaşanan bütün sorunları biliriz. Ayrıca şunu da rahatlıkla söyleyebilirim; sorunları biliyoruz ayrıca her soruna da çözüm üretmeye ve çözümleri dillendirmeye de çaba harcıyoruz.  

Bakın bir şey anlatayım size: Geçen iki hafta içerisinde 16 mevsimlik işçi hayatını kaybetti. Doğru dürüst haber oldu mu Allah aşkına? 16 kişi… Binlerce kişi mevsimlik işçi olarak çalışır, 21. yüzyıldayız. Bunların sorunlarını sadece CHP gündeme getiriyor. Ben o mevsimlik işçilerin sofralarına da oturdum. Şimdi biz sağcı mı olduk, halktan mı koptuk?  Ben mevsimlik işçilerin sofralarına oturdum, çadırlarını ziyaret ettim. Dertlerini dinlediğim. Toplumun unuttuğu, görmezden geldiği kesimleri haklarını arar hale getirmek için çaba harcadık… Çöplerden kağıt toplayanların hakkını hukukunu bu ülkede kim ilk kez dile getirdi Allah aşkına… Toplumun belleğini anlarım da bu ülkede aydınların belleği bu kadar kısa süreli alana hapsedilebilir mi? Ben kral sofralarına oturmadım ki, bu ülkede kaç siyasetçi kapıcı dediğimiz apartman görevlilerini hakları için yüreklendirdi, onları örgütledi?  Saray sofrasına oturmadım. Benim oturduğu yerler bellidir. Dolayısıyla bakıldığı zaman Saray iktidarı, adalet denen kavramı çürüttü. Bir tek Yargıtay kararının altına dahi imza atmadan, bir kişi nasıl olur da Anayasa Mahkemesi’ne üye seçilir? Seçildi! Anlatılamadı bu topluma. Yeteri kadar sadece biz anlatmaya çalışıyoruz. Yargıçlara bakın, uyuşturucu baronlarına bakın, çetelere bakın nasıl ortaya çıkıyorlar. Ama Barış’ı (Pehlivan) yakalıyorlar, bakın 5. kez hapse atacaklar. Niçin? Adalet mi bu? Konu bunlar değil bakın, konu sadece CHP. Çünkü Saray’ın işine bu geliyor. Sadece CHP tartışılmalı, zamlar tartışılmamalı, başka hiç bir şey tartışılmamalı, hep CHP tartışılmalı.

Biz daha önce bir araya bile gelmeyecek altı partinin lideri bir araya gelip, demokrasi konusunda bir irade ortaya koyduysak ve 25 buçuk milyon insan da demokrasiden yana oy kullanıyorsa en azından ‘Helal olsun bir araya geldiniz, 25 buçuk milyon insan demokrasiyi savunmaya başladı’ denilebilmeli… Böyle bir cümleye hasret kaldık. Böyle bir cümle bile yok. Çünkü bu cümleyi kullananlar da düşman ilan edilecekler neredeyse. O hale geldik.

‘AB bizi tam üye olarak kabul etmese bile biz
AB’nin ve uygar dünyanın öngördüğü
demokratik standartları kendi ülkemizde getirmeliyiz’

– Dış politika, Türkiye’nin son zamanlarda en ciddi dönüm noktalarını yaşadığı alanlardan biri. CHP’nin günlük siyasi söylemlerinde dış politikanın pek yer almadığını görüyoruz. Seçim kampanyasında da böyleydi, hatta Ortak Politikalar Mutabakat Metni’nde bile dış politikaya ayrılan alan küçüktü aslında. Bunun eksiklik olduğunu düşünüyor musunuz? CHP, Türkiye’yi dünyanın neresinde görüyor? 

Türkiye Cumhuriyeti tarihine baktığınızda, büyük değişimlerin altında CHP’nin imzası vardır. Uzun yıllar iktidar olamadığı dönemler olmuştur, ancak tekrar olduğunda da büyük değişimlerin altında CHP’nin imzası vardır. Bunlardan biri de Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinin İsmet İnönü’nün imzasıyla başlatılmış olmasıdır. Biz tavrımızı çağdaşlaşmadan, demokrasiden, hukukun üstünlüğünden, insan haklarından yana koyuyoruz. Türkiye uygar dünyanın bir parçası olmalı… Biz bunu savunuyoruz. Yani bundan vazgeçmiş değiliz. Ben şunu da söylüyorum; AB bizi tam üye olarak kabul etmese bile biz AB’nin ve uygar dünyanın öngördüğü demokratik standartları kendi ülkemizde getirmeliyiz. Bizim insanımız üçüncü sınıf demokrasiye değil, birinci sınıf demokrasiye layık. Dolayısıyla AB’den bağımsız olarak biz kendi ülkemizde gerçek bir demokrasiyi inşa ettiğimizde farklı bir Türkiye ortaya çıkacaktır. 

Ben AK Parti’nin sağlıklı ve tutarlı bir dış politikası olduğuna inanmıyorum. Esen rüzgâra göre gidiyor Erdoğan.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakın zamandaki ‘AB’ye üyelik sürecini tekrar canlandırma’ söylemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu sadece bir söylemden ibaret. Samimi olduğuna inanmıyorum. Erdoğan hangi konuda samimi oldu ki? Bana deyin ki, ‘Erdoğan şu konuda samimi, dayattı ve bu oldu’. Söyleyeyim hangi konularda samimi: ‘Şu köprünün ihalesi şu firmaya verilecek’. Diretti ve verdi. ‘İhale bedeli şu kadar olacak’. İhale işlerini ondan daha iyi yapan yok. Seçiyor, parayı veriyor, garantiyi veriyor, 85 milyonun sırtına yıkıyor, tamam. 

‘Tarihimizde hangi cumhurbaşkanı böyle dilenmiştir?’

Dış politikada ne oldu? Düne kadar küfür ettikleri, kendi gazetelerinde ‘şerefsiz’ olarak tanımladıkları kişilerin ayağına gidildi. Bu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak benim ağırıma gidiyor. Onun ağırına gitmiyor ki. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhurbaşkanı, dilenci durumuna düşürülebilir mi? ‘Ne olursunuz bize para verin’ diye kapı kapı dolaşabilir mi? Bizim tarihimizde hangi cumhurbaşkanı, hangi başbakan böyle dolaşmıştır, böyle dilenmiştir? 

Suriye konusunda Esad’a söylemedikleri kalmadı. Şimdi barışmak istiyor. Ama Esad diyor ki, ‘Seninle ben, benim koşullarımda bir araya gelirim’. Bu ne demektir? ‘Ben seni saymıyorum. Benim koşullarımı kabul edersen gel görüşelim’. Mısır, aynı şekilde. Bazıları Erdoğan’ın dış politikada çok başarılı olduğunu söylüyor. Hangi başarı? Dünyada yalnızlaşan bir Türkiye mi başarı? Türkiye’de bir dikta yönetimi olduğunu, demokrasi olmadığını dünyanın tüm saygın gazeteleri yazıyor. Bu da yeteri kadar tartışılmıyor. Dışişleri Bakanlığı’na bakın. Ya diplomat olmak sıradan bir olay mıdır? Hayatı boyunca bir dış politika makalesi okumamış kişiyi dahi siz büyükelçi tayin ediyorsunuz. Acaba tayin edilen büyükelçi, birilerinin o ülkedeki çıkarlarını savunmak için mi o ülkede görevlendiriliyor? Bu kaygıya kapılmak benim hakkım. 

Sayın (önceki dönem Dışişleri Bakanı) Mevlüt Çavuşoğlu, Dışişleri bürokratlarıyla beni ziyarete geldiğinde kendisine söyledim. Dışişleri’nde atama yapılacaksa Dışişleri’nden isimlerin atanması gerektiğini söyledim. Bu bakanlık sıradan bir bakanlık değil. Devlet dediğiniz kurumun bir anlamda tecelli ettiği yerlerden birisidir Dışişleri Bakanlığı. ‘Özen gösteriyoruz’ dedi. Hangi özen? Neredeyse ipini koparan büyükelçi olmaya başladı.

‘Herhangi bir protokolde yer almayacak tek şey MİT Başkanlığıdır…’

– 14 Mayıs’tan sonra Ümit Özdağ ile yapılan ve kendisine 3 bakanlık ve MİT Başkanlığı sözü verdiği belirtilen protokolün basına yansımasının ardından Millet İttifakı paydaşlarının tepkisi oldu. Bunun muhasebesini nasıl yapıyorsunuz?

Bu konuda sadece daha önce de dediğim şeyi söyleyeceğim; iki kişi arasında imzalanan metin o iki kişinin namusuna teslim edilmiştir. Benim bu konuda açıklama yapmam doğru olmaz. Ancak şunu söyleyebilirim herhangi bir protokolde yer almayacak tek şey MİT Başkanlığıdır…

– Yerel seçimler için aday belirleme süreci başlayacak. Milletvekili listelerindeki bazı isimler ciddi tartışmalara sebep oldu. Sizin de bu konuyla ilgili olarak parti için verdiğiniz özeleştiriler oldu. Yerel seçim adaylarını belirlerken farklı bir süreç işletmeyi planlıyor musunuz? 

Yerel seçimlerin kendine özgü koşulları var, milletvekili listeleri gibi değil. O kendine özgü koşullar içerisinde oturulur konuşulur. Yerel seçimde adayların belirlenmesi, milletvekili seçimlerinde adayların belirlenmesi gibi çok girift bir alan değil. Bölgenin sevilen, sayılan, değer verilen insanlarını bulacaksınız. İşin özü, seçeceğiniz belediye başkanı profili önemli. Seçtiğiniz kişiyi toplum kabul ediyorsa hiçbir sorun kalmamış oluyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

x